Haziran 19, 2012

yalnız bir şeyi unuttu bunlar

bahar benim ayımmış. hem sonbahar, hem ilkbahar. ağaçlar yapraklarını dökerken geride bırakılanlar yerini yeşerirken olacaklara bıraktı. namluyu çekmeye çalıştılar, beceremediler. zaten böylelerine namluyu verenlerde hata. şimdi yarım kalacak özlemleriyle boğuşsunlar, ben yarım kalan yalnızlığıma veda ederken.

bu arada artık yaşanmışlıklar sözcüğünü sevmiyorum. onlardan kalan izler içinde yaşamak, aynı karede olmak, bir olmak istemiyorum. memnuniyetsiz yazılar yazmakta istemiyorum. birileri okusun, birileri bilsin sancısını hele, hiç istemiyorum.

her şeyin bir amacı varmış. cinnet geçirten tehditlerin, kan kusan duvarların, amına koyulan nevzat'ın, ezan okuyacağım diye anıran hocanın, zamansız ölümlerin ve zamanı geleceklerin... birkaç yıl sonra ölü günlüğü olacak. bırak demiştim kötü hatırlanmayı, kimse hatırlamayacak.

yuvarlak odada köşeyi arayacak, bulduklarında dönmeyi de beceremeyecek bunlar. kapı eşiğinde ayakları yerden kesilirse bol bol konuşurlar. benim dışımda hangi ademoğlunu bulurlarsa tabi. umrumda da değil gerçi. kimsenin olmasın.

yanlış şarkıyı iğrenç sesimle söylettiler bana. korkuyorum anneyi karşı ışıkları geride kalırken defalarca mırıldandım. zorla. doğru şarkı için;
bkz: http://www.youtube.com/watch?v=QJd7c0PbGoE

huzursuzluğu hedefledikleri oyunu öfke patlamaları yaşayarak bitirdiler. ipler benim elimdeydi. şimdi bunları yazıyorum. katil bile olmadan yazıyorum.

saygılar.

Mart 19, 2012

belki

saatlerce tempus çalabilir burda.

güzel olanın ardından bırakın saati, gecelerce uykusuz kalabilirim. tarifi olmayan duyguların, tarifi olmayan gerginliğe dönüşmesi. negatif enerjinizin, buralarda yansıyacağından duyduğunuz korku. sessiz telaş. tüm şehir uyurken, yoldan gelen motor sesleri. susturmayı bile beceremeyen kulaklıklar. soğuyan kahve ve kahveyle vaftiz edilmiş gecenin serseri çocuğu...

ancak biraz uslu. fazla değil. her an "şu an"ı geride bırakabilmek için savaşabilir. fonda çalan şarkıyı artık duyabilir. belgrad'ın ürkütücü uğultusunu, kör bir saatte dinleyebilir. mahlasına yakışan soyadı arşa değer, külden yapılan kaleler... neyse.

yetişilmeyecek yola çıkılmaz. "belki" paranoyası... lütfen bu gece çabuk bitsin.

Ocak 29, 2012

clocks

gecikme telaşı fonunda, sessizlik bahşeden karanlık vardı.

"lights go out and i can't be seen"

ben bu şarkıyı çok seviyordum, onda da hüzün vardı. sonra "insan yanılgıdır" dedi birileri, iç gıdıklayıcı sesleri karanlığa gömdüler. nereye doğru koşmam gerektiğini unuttum. sonra bir şeylerin neden gerektiğini anlamaya çalışırken,
kaos, zamanın en mahrem köşesinde yerini aldı.

oyunu sahnenin en önünden izleyemedik, sahne arkası telaşıyla geçecek galiba ömrümüz. söylenmemiş sözleri bırak, içi doldurulmayan binlerce hissim bakire kalacak yoksa. lafı kendime geçiremiyorum, düzene geçireyim... ne isterler ki zaten... sevgi sürüklemesin bari ölüme. zira insanın bir amacı kalmayınca kış güneşini göremezmiş. oysa hala güneşin doğduğunu, neyse.
tüm bunlar, dünyanın zulmünü, zavallı tanrıları yıkabilir. zavallı tanrı mı olurmuş? bazen aynaları kırarlar. galiba onlar da kırmışlar. insan yanılgıymış hem.

olmak istediğim, ölmek istediğim yer; tam olarak yanıydı.
önce ışığı açtı,
sonra hüznü dağıttı.

artık akıntının yönüne değil, tersine yüzebilirim.

ben galiba seviyorum seni.

Ocak 05, 2012

sahi ya...

ortadaki artıya kitlenmeden görünen canavarlar da çoklar. bakmayın bunlara, hepsi aldatmaca. hepsi oynadığımız oyunun çirkin parçası, yıkılan ağaçları, karşımızda dev gibi duran gerçeğin yansıması... güzelin reel bir tanımı vardır elbet. ona ulaşmaya çalışırken çıkan engeller, yaşadığımız huzrun önüne geçemiyor. aslında yaşadığımız duygunun anla birlikte kaybolmayacağı, evrende sonsuza dek nefes alacağı gerçeği duruyor karşımızda. düzenin aldatmacası, yaşatacak sancısı umrumuzda olmadan hem de...

bir gün zifiri karanlıkta korkusuz yürüyebileceğime inandığım yoldayım. sevdiğim bir ismim var. onu tutturmuşlar, aferin.


telefon kulübesinin olduğu sokak, orda ne çok anım var. çok karanlıktı. dipteydim. beklediğim şey karanlıkta durmaktı, artık susmaktı. o kadar dipteydim. bağımlı kanı taşıyordum. unuttukları şey, sadece oje sürdükten sonra çaresiz olduğumdu. soğukta donarak ölmem fazla trajik olacaktı. bu yüzden aradım onu. hiç yabancı değildi. sanıldığı kadar uzak değildi bana. üç vakte alabildiğim elli lirayı dolapdere'deki ev için kaportaya harcadım. bir şey söyleyeyim mi, ona gece kahvaltısı hazırlayacağım kafadaydım. sonra bir sabah bir uyandım! neyse. hepsi gerçek. hepsi güzel. reel tanımı bile var.

yalnızlığımın yeni bir dil olabilmesi için, yalnızlığımı kimsenin bilmemesi lazım. aksi takdirde yalnız olduğum pek söylenemez hani. beni dipten çıkardılar. bana gülümsediler. her şey çok güzeldi. "öp beni" bile diyebilirdim. o kadar çok frene bastık ki, geri kalan parçaların isimlerini bile unuttum. yalnızlığı yalnızlığım olabilirdi, arabesk cümleler kurabilir, şükrübey'de cigara içebilirdim. bunlar da güzel şeyler. bana yaptıkları yatak nasıl kırıldı, anlatayım mı? neyse bunlar çok seks ve çok özel. onları seviyorum. onları özlüyorum. 

cihangir'de ya da roma'da, merdivendeyiz. köpek öldüren almaya yetmişti paramız. karşıda duran ağacın dünyaya ne kadar yakıştığını ve fazla estetik olduğunu konuşuyorduk. sonra ben caminin minaresini gördüm. göte girer diye gülmeye başladık. bütün ambiyansın içine sıçtık. 

neyse.

şimdi içine sıçamayacak kadar çok sevdiğim bir boşlukla şakalaşıyorum. beni görmeyecekti. onu bulurdum. demiş miydim? ama-ları hiç sevmedik. sevmeyi ne çok dert ettik. 

bir şeyi güzel olduğu için sevmek. sadece orda olduğu için sevebilmek. saf huzru, muazzam sessizliği yaşayabilmek, 

"yaşayabilmek!"

hissedebileceğimiz en sert rüzgarda ayakta durabilmek... sahi ya, bunca zaman bizi yıkamayan dipler hala hatırdayken, ne diye sabretmeyelim...

özlüyorum. çok özlüyorum seni.