Aralık 29, 2011

o zaman, tamam o zaman

bugün, burda hüznün önüne geçebiliyoruz. bir şeyler eksik kalsın. bir şeyler de eksik kalsın. her kareyi sonsuza yaşatmak için çabalıyorum. bir şeyler eksik kaldıkça hüznün önüne geçip "merhaba, kaosun çirkin çocuğu kazandı" diye gülümsemek istiyorum.

sabrın sınırlarını zorlayan, ertelenen duygular, 
bugün, bunca çoklar...

rüzgarda başaklar. devamını getiremediğimiz ne çok virgül kullanmışız. bazen sabır, bazen hüzünle nasıl susmuş sözlerimiz. bir şeyler eksik kalmasın. bir şeylerin eksik kalabileceği kadar uzun değil ömrümüz. bir şeylerin eksik kalmasını gerektirecek, gerçekleşmeyeceğine inandığımız sahnelerimiz yok artık. 

biri bu kozmik simülatörü kapatabilir artık. 

"onda kendini, kendinde onu göreceksin."

boşlukta yansıdım. biri bugün, burda dondurabilir kirpikleri.

Kasım 11, 2011

kutlu kasım günleri

http://www.youtube.com/watch?v=Bz8iEJeh26E

"bir türbe yeşili perde vardı her şeyin başında"

geceleri uyumaya zorlayan günlerden geçiyor hepsi. birilerine hediye edebilecek ellerim var sadece. biraz da yazdıklarım. senin kadar iyi beceremiyorum ama bu işi. nasıl olsa istemekten geçmiyor mu hepsi...

yarın 40 dakikada bitecek o koşu. sana söz veriyorum.

"biraz sakat bir ruh, biraz serseri bir ruh. ama seven bir ruh. gitmeyen."

burdayım hala. ne de güzel dedin.

eskiden mavi olmayan,
solmuş türbe yeşili,
naçizane kalabalık,
iğrenç yeşil ve mavi,
uzun rampalar,
bunca sessizlik,

bozuyorum hepsini. külden yaptığımız kaleleri!

o değilde, ben daha önce kimseyle aynı gün doğmamıştım. reenkarnasyona inandığım nerden belli! ruhlarını mississippi'de bırakmış iki deli!

uzun soluklu uykular,
aslında hiç huzurlu olmayan şarkılar,
nehre uzanmış ölü beden,
mojo pin mojo pin allahuekber!
o ne be öyle?
salak salak camiler,
mütevazı mütevazı insanlar...
hadi gülümse şimdi!
yarın göreceksin beni...

durmadan hayal et! nehrin karşısında donan kirpikleri, bomboş yatakları, sahipsiz uykuları. durmadan tahrik et kendini! durmadan becer hepsini! durunca değişen bir şey olmuyor çünkü. çünkü aynı kapıyı kırk kez çalmaktan bıkmıyorsun bir türlü.


kutlu kasım günleri.



gerçekten buralar eskiden mavi miydi?

Eylül 02, 2011

deliriş

"gece çok acayip olaylara gebe. bakırköy'de mental dengesini kaybetmiş 6 genç ve 4 duvar."

hatırlatırım olur olmaz, kafa açmakta üstüme tanımadığım günlerin sonunda. 4 gün 4 gece beklediğimiz insanların hatrına lan! bir saçmaladık ki sormayın... anlattıklarımız birbirine karışmış, ah ne güzel! zevkli paranoyalar! kınıyorum seni, çünkü yaptığın suç! off bana bir şeyler oluyor... kırıyorum hepsini, birer birer... gece uzun! uyuyamayacağını söyleyenlere inat çekilir bir duman. kimse umrumda bile değil. 1 km yolu, tır şoförü edasıyla, alnımdan terler aka aka yürüyebilirim ne de olsa!

- mado'nun önündeyim
- geldik biz
- yoksunuz
- nerdeyiz lan biz?

gülüşünü alıp tablo yapacağını düşündüğünüz birisi, sabahlara kadar karşınızda gülerse; ne varsa geçmişe, 7 dakikada atabiliyorsunuz. deliler gibi "kanka" marka şarabı aramaya kalkarken, kendinizi bir kamyonun tekerleğine tutulmuş halde buluyorsanız, o işte bir iş var demektir. güldüren bir iş. yarın dilerim nutellam elimde, şirin bir eve doğru giderim, mantardan evler, tarçın koksun ama lan! şarkı bitti, kafam açıldı. ha bak, diler miyim devamı olsun mu diye;

lan biriniz penguen gibi yürüyor, biriniz "ay ben gülerim" ifadesiyle bakıyor gözüme, biriniz şarkıya başlıyor-bitirmiyor, biriniz,,,
neyse! velhasıl... ardına hazırlanan methiyeler uzun olduğundan kısasından, düşes bir not düşeyim; "güldüren bir iş; deliriş!"

ben ne zamandır ünlem işaretini bu denli kullanmaya başladım, pöff!
- muraaat! ses ver...



...orda mısın?

(!)

müziğin kafayı yedirme hızı

saatte bilmem kaç kilometre.

sesi kıstıkça çoğalan gürültüler bir şeytanı anımsatır. kocaman kulaklıkları olsun hepsinin, kavgaları duymayacak şekilde sarmalasın kulakları. bir nefes kulaklarda, gezinsin dursun bir ömür herkesten uzak. kimin derdi yokmuş, kimin derdi çokmuş düşünmeden, sorgulamadan gökyüzünün neden bu kadar gri, gözlerin neden bu kadar kırmızı olduğunu... yeşilliği nehre yansıyan ağaçların kokusunun eşliğinde, denize nazır ya da yudumlanan bir kahve tadında bir hız. görmeseniz olur onları bir yandan, konuşmasanız bile olur, bunları yazabilecek bir yeti olmayabilir mesela. ancak kulaklar duymazsa diye endişelenmeye başladığım an, bir sinek beynimin içinde vızıldıyor sanki. her şey karanlıktan daha beter, anlatamamaktan daha beter sanki. notalara kapılırken deli düşüncelerle yormak bir beyni... kafaları camın önüne koymak, dudaklarda ilkokullar patlatmak terimleri... hayal ürünleri, sarıdan yapılan çocuklar... renklerle anlatılan haller ve insanlar... müziksiz bir hiçler gözümde. ruhumun değil, benim bile ulaşamadığım bir şeyleri besliyor en derinde... müziğin kafayı yedirme hızı gittikçe artsa bile rahatsız olmaktan ve zarif sorunlardan usanmamak adına sözümü tutarım belki.

tene bulaşan bir düş

o gece, uyursak uyanamayacağımıza kesinlikle inandırmıştım kendimi.

tene bulaşan düş, geceyi yenemedi.

külden kale yapmak

uyuyor herkes. ben kafamla eğleniyorum, başımın ağrısının derininde dans ediyorum. geceye armağan ediyorum külden yaptığım kaleleri.

eski

bir duvarın arkasına gizlenmiş vücutlar
açmaya korkulur şarkılar
sayısız düşük yapan anneler
bir fahişeyi kollayan babalar
bir iki kağıtla kavga ediyoruz yatağımızda

şehirlerimiz sakin. belki yağmurda gelir, belki yatağıma gelir.

ve

çıta void! bomboş, hiçbirinizden umudum kalmadı.

olsun boşluk güzel, olsun ben güzelim, olsun titresin ellerim, olsun öleyim.

ve ölüyorum yine,
ve diriliyorum.

sigara dumanını izlemek

kuru mermer üzerinde sereserpe.. ellerini, kelimelerini kenetlediği gibi, bozabiliyor büyüyü. nasıl olsa dengesiz bir haz olup biterdi hayat. nefesini izlerken boğulursan dumana, öncelerinden farkı olmuyor ve bu yüzden seviyorum seni.

astral seyahat

zihnin tamamen boş olması gerekiyormuş bu seyahati gerçekleştirebilmek için kendimce tespitler yapıp, inanılmaz sikimsonik bir mantık hatası yakalıyorum.

zihnin tamamen -boş- olması, kafanın -dolu- olmasıyla sağlanamaz mı anca?

coşkun abi ya da anne fönü

"hepiniz sızdınız, köfte gibi uyuyorsunuz di mi? halbuki vakit öğle oldu. hatta o kadar öğle ki, öğle ezanı okunuyor. ezan okunuyor diye müziği kapatmadım.
hastaydım, ateşim çıkmış (38,5). havuç yiyorum (nefis).

gece ve gecenin sabaha bulaşan kısmı, benim vücudumun her yerine cayır cayır ısı taşıyan kanım kadar ateşli olmasa da, sıcaktı. sayenizde.
öperim.

(tanrı sevişenleri korusun)"

Ağustos 31, 2011

condor and river

http://www.youtube.com/watch?v=Ig7R-CD_iiU

high hopes

hikaye; arkama döndüm çıkmadan. kolonun üstüne oturmuş ağlıyordu.

bu şarkının klibini severim, tam bir bad trip.

yukarıda çalışan var

-adam ankara'yı resmen getirdi.
-organlarım iflas etti!

uyumak bir işe yaramadı

uyuyorum. uyanıyorum her şey aynı.
uyumak bir işe yaramıyor.

fire files and empty skies

http://www.youtube.com/watch?v=ZaOnL5CcYbQ
can alıcı şarkı sözleri demiştik;

-aaaaah
..uuuuu

raein

http://www.youtube.com/watch?v=fhfYe8p6lJk
"bir mayıs günü ankara sabahında, elimdeki içi kuşburnu dolu kocaman mavi bardağım ile yurdun önüne çıkıp da oturduğum güzel bir andır bu şarkı benim için."

pink floyd'a dönüş

pompeii!
orada dinleyen 4-5 adam olacaktı o konseri. lan ben zamanında ne ağlamıştım niye ben değilim diye? lanet misiniz lan? kafalarınızı sevdiğim.

erkan oğur

o çalar,
ben ağlarım.

sanat

bir kaleme ölümün ağırlığını yüklüyor şair. bu yüzden yalın ayak gezen bir şizofrendir sanat.

jim morrison

ya yağmur morrison'ı getiriyor
ya da morrison yağmuru.

yaşlanıyoruz galiba

kör bir ışık.
pilli radyoda çalan trt 4.
bir duble doldururuz huzurla.
yaşlanıyoruz galiba.