Ocak 29, 2012

clocks

gecikme telaşı fonunda, sessizlik bahşeden karanlık vardı.

"lights go out and i can't be seen"

ben bu şarkıyı çok seviyordum, onda da hüzün vardı. sonra "insan yanılgıdır" dedi birileri, iç gıdıklayıcı sesleri karanlığa gömdüler. nereye doğru koşmam gerektiğini unuttum. sonra bir şeylerin neden gerektiğini anlamaya çalışırken,
kaos, zamanın en mahrem köşesinde yerini aldı.

oyunu sahnenin en önünden izleyemedik, sahne arkası telaşıyla geçecek galiba ömrümüz. söylenmemiş sözleri bırak, içi doldurulmayan binlerce hissim bakire kalacak yoksa. lafı kendime geçiremiyorum, düzene geçireyim... ne isterler ki zaten... sevgi sürüklemesin bari ölüme. zira insanın bir amacı kalmayınca kış güneşini göremezmiş. oysa hala güneşin doğduğunu, neyse.
tüm bunlar, dünyanın zulmünü, zavallı tanrıları yıkabilir. zavallı tanrı mı olurmuş? bazen aynaları kırarlar. galiba onlar da kırmışlar. insan yanılgıymış hem.

olmak istediğim, ölmek istediğim yer; tam olarak yanıydı.
önce ışığı açtı,
sonra hüznü dağıttı.

artık akıntının yönüne değil, tersine yüzebilirim.

ben galiba seviyorum seni.

Ocak 05, 2012

sahi ya...

ortadaki artıya kitlenmeden görünen canavarlar da çoklar. bakmayın bunlara, hepsi aldatmaca. hepsi oynadığımız oyunun çirkin parçası, yıkılan ağaçları, karşımızda dev gibi duran gerçeğin yansıması... güzelin reel bir tanımı vardır elbet. ona ulaşmaya çalışırken çıkan engeller, yaşadığımız huzrun önüne geçemiyor. aslında yaşadığımız duygunun anla birlikte kaybolmayacağı, evrende sonsuza dek nefes alacağı gerçeği duruyor karşımızda. düzenin aldatmacası, yaşatacak sancısı umrumuzda olmadan hem de...

bir gün zifiri karanlıkta korkusuz yürüyebileceğime inandığım yoldayım. sevdiğim bir ismim var. onu tutturmuşlar, aferin.


telefon kulübesinin olduğu sokak, orda ne çok anım var. çok karanlıktı. dipteydim. beklediğim şey karanlıkta durmaktı, artık susmaktı. o kadar dipteydim. bağımlı kanı taşıyordum. unuttukları şey, sadece oje sürdükten sonra çaresiz olduğumdu. soğukta donarak ölmem fazla trajik olacaktı. bu yüzden aradım onu. hiç yabancı değildi. sanıldığı kadar uzak değildi bana. üç vakte alabildiğim elli lirayı dolapdere'deki ev için kaportaya harcadım. bir şey söyleyeyim mi, ona gece kahvaltısı hazırlayacağım kafadaydım. sonra bir sabah bir uyandım! neyse. hepsi gerçek. hepsi güzel. reel tanımı bile var.

yalnızlığımın yeni bir dil olabilmesi için, yalnızlığımı kimsenin bilmemesi lazım. aksi takdirde yalnız olduğum pek söylenemez hani. beni dipten çıkardılar. bana gülümsediler. her şey çok güzeldi. "öp beni" bile diyebilirdim. o kadar çok frene bastık ki, geri kalan parçaların isimlerini bile unuttum. yalnızlığı yalnızlığım olabilirdi, arabesk cümleler kurabilir, şükrübey'de cigara içebilirdim. bunlar da güzel şeyler. bana yaptıkları yatak nasıl kırıldı, anlatayım mı? neyse bunlar çok seks ve çok özel. onları seviyorum. onları özlüyorum. 

cihangir'de ya da roma'da, merdivendeyiz. köpek öldüren almaya yetmişti paramız. karşıda duran ağacın dünyaya ne kadar yakıştığını ve fazla estetik olduğunu konuşuyorduk. sonra ben caminin minaresini gördüm. göte girer diye gülmeye başladık. bütün ambiyansın içine sıçtık. 

neyse.

şimdi içine sıçamayacak kadar çok sevdiğim bir boşlukla şakalaşıyorum. beni görmeyecekti. onu bulurdum. demiş miydim? ama-ları hiç sevmedik. sevmeyi ne çok dert ettik. 

bir şeyi güzel olduğu için sevmek. sadece orda olduğu için sevebilmek. saf huzru, muazzam sessizliği yaşayabilmek, 

"yaşayabilmek!"

hissedebileceğimiz en sert rüzgarda ayakta durabilmek... sahi ya, bunca zaman bizi yıkamayan dipler hala hatırdayken, ne diye sabretmeyelim...

özlüyorum. çok özlüyorum seni.